Okuma süresi: 11 dk

Geçen gün internette okuduğum bir makalenin sonunda yazarın ilginç bir notunu gördüm. Makalenin her bir sayfasını okurken neden olduğum muhtemel karbondioksit salınım miktarını yazıyordu. Bu arada, internetin dünyada en çok enerji tüketen altıncı ülkeninkine eşit bir karbon izi bıraktığını da öğrenmiş oldum. Meraklıları için makalenin adresi parantezin içinde (https://www.bbc.com/future/article/20200131-why-and-how-does-future-planet-count-carbon).  İklim değişikliği konusuna ilgim nedeniyle okunan her sayfa başına karbon üretimi bilgisini almak benim için çok faydalı oldu. Takdir edersiniz ki, bir yazıyı yazmak için harcanan enerji ve zaman okumak için gerekenin en az on katıdır. Dolayısı ile bir ürünü alırken, internet kullanmak gibi bir faaliyette bulunurken, o ürünün veya faaliyetin ne kadar karbon salınımına neden olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Ayrıca ürünün ortaya çıkma sürecinde ne kadarlık zihinsel ve fiziksel emek ile zamana mal olduğunu hesaplamamız gerektiğini düşünmeye başladım.

TARİHTE AYAK İZLERİ

Afrika’da bulunan ilk insansı ayak izinin 3,6 milyon yıllık olduğu tahmin ediliyor. Son yüz bin yılda ise ayak izleri yanında, insanların yaptıkları irili ufaklı pek çok eşya ve mağara resimleri bulundu. Göbeklitepe’nin ortaya çıkarılması, tarihte bir dönüm noktasını işaret ediyordu. Hatta tarihin yeniden yazılması gerektiği bile söylendi. Bunun temel nedeni, Göbeklitepe’den önce yaşayan insanlardan kalan bu ölçüde büyük boyutlu bir yapı bulunamamasıydı. Belki ormanları yakmış ve sürü ile geyik avlamışlardı, ancak büyük ihtimalle inşaat işi ile ilgilenmemişlerdi. Bu durumda, onların açık alanlarda ve mağaralarda doğa ile uyum içinde yaşadıklarını düşünebiliriz. İnsan sormadan edemiyor; yoksa bizim medeniyet dediğimiz şey bina inşa edip çevreyi bozmayı mı gerektiriyor? Son birkaç bin yıl içinde kurulan şehirler ile birlikte Çin Seddi ve piramitler gibi devasa yapılar ile kalıcı izler bırakıyoruz. Yerleşimler için ormanları yok ediyoruz, ama bunlar terkedilse bile tekrar ormana dönüşemiyor. Yaparken de yıkarken de çevrede izler bırakmaya devam ediyoruz.

‘’KABRİSTAN’’ BİR ÜLKE Mİ?

İnsan nüfusu arttıkça orantılı bir şekilde artan mezarlar için de özel alan yaratmak gerekiyor. Dünya tarihi boyunca toplam 100 milyar kadar insan yaşadığı düşünülürse, yakında 10 milyara yaklaşacak olan nüfusun ortaya çıkaracağı mezar talebi de ciddi bir sorun olacak gibi görünüyor. Bütün dünyadaki mezarlar ‘’Kabristan’’ adı altında birleştirilse, sürekli yüzölçümünü genişleten tek ülke olduğu görülecektir. Hele bir de firavun mezarları kadar büyük binalar yapılsa geride yaşanacak yer kalmayabilir.

FİRAVUNLARIN AYAK İZLERİ

Yerleşik düzene geçen insanlar önce mağaralara benzeterek ilkel barınaklar yapmaya başladı. Zaman içinde inşaat işini abartarak, gösterişli binalar hatta piramitler ile çevrede devasa izler bıraktı. Bir piramidin yapılması acaba ne kadar insan gücü, ne kadar kereste, ne kadar su gerektirdi? Kaç bin işçinin emeği ve yaşamı bu uğurda harcandı? Sadece bir piramit bile bir firavunun yaşamı boyunca ne kadar çok israfa neden olduğunu hesaplamaya yetebilir. Firavunların piramit sevdasının sonunda Mısır’ın fakirleşmesine ve Romalılar tarafından ele geçirilmesine neden olduğunu biliyoruz.

Son iki yüzyılda yoğunlaşan sanayileşme sürecinde insanlar giderek artan miktarda ayak izi bırakmaya başladılar. Tarihte ilk defa bazı ürünlerin miktarı talebin üstüne çıktı. Üretilebilen her şeyin satılabilmesi için tüketimin teşvik edilmesi gerekiyordu. Yeni ihtiyaçlar icat edilerek hızla büyüyen dev bir tüketim ekonomisi yaratıldı. Ortaya çıkan atıkların uçsuz bucaksız olduğu varsayılan dünyada kaybolacağına inanıldı. Ne yazık ki, sonunda dünyanın sınırlı boyutta ve hassas bir denge içinde olduğu gerçeği ile yüzleştik.

Günümüzde firavunları kıskandıracak kadar lüks yaşam ve israf peşinde olanlar var. Özel yatlarında ve uçaklarında sayısız hizmetçi ile dünyayı dolaşanları basından izliyoruz. Bir konseri dinlemek veya özel bir ziyafet için kıtalar arası seyahat edenleri duyuyoruz. Bu insanlar acaba ne kadar büyük bir ayak izi bırakıyorlar? Peki ya biz? Bizler alışkanlıklarımızla yarattığımız ayak izinin farkında mıyız? Günümüzde bu konuda ciddi çalışmalar yapılıyor. Bence gelecekte, her eylemin karbondioksit üretimine, su tüketimine, çevre kirlenmesine ve çöp üretilmesine ne kadar katkıda bulunduğu hesaplanacaktır. Son dönemde çeşitli ülkeler yakıtların karbon içeriğini vergilendirme uygulamasına başlamıştır ( https://tr.wikipedia.org/wiki/Karbon_vergisi).  Gelecekte pek çok ürün için çevre vergilerinin oluşturulması beklenmelidir. Tüketicilerin de bu vergilere göre yaşam tarzlarını belirlemek zorunda kalacağı düşünülüyor.

Küresel iklim değişikliği özellikle atmosferdeki karbondioksit seviyesi konusunda dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor. Eğer tüketim alışkanlıklarımızda değişiklik yapmazsak, sıcaklık artışı devam edecek. Gelecekte biyoçeşitlilik azalmaya devam ederken tarım ve hayvancılık için riskler ciddi şekilde artacak. Yağış şekillerinde ve sıklıklarında beklenen değişikliğin özellikle de Türkiye’de kuraklığa ve kıtlığa neden olabileceği öngörülüyor. Aslında sürdürülebilir gelecek sorunu sadece iklim değişikliği ile sınırlı değil. Su ve toprak kaynaklarının korunması ile birlikte çevre kirliliğine engel olunması da gerekiyor. Büyük şehirlerin etrafında oluşan çöp depolama alanları genişlemeye devam ediyor.

BİR ÖNERİ: ÜRÜN PAKETLERİNDE AYAK İZİ BİLGİLERİ

Tüketici olarak her bir alışveriş ile çevrenin geleceği konusunda karar vermiş oluyoruz. Çünkü satın aldığımız her ürün; hem üretim, hem de tüketim sürecinde çevrede izler bırakıyor. Alışveriş için karar verirken bilimsel verilere dayanarak bilinçli seçimler yapabiliriz. Yaşam tarzımızın doğa ile barışık olmasına gayret edebiliriz. Son yıllarda karbon ayak izi kavramı yaygın olarak tartışılıyor. Bu kavram, yaşam tarzımızın çevresel etkilerini kolay anlaşılır bir şekle sokuyor. Onu örnek alarak ürünlerle ilgili diğer çevre sorunlarına da değinebiliriz.

Sanayide çalışan her insan bilir ki, üretim için enerji yanında emek, hammadde, su ve mekan gibi pek çok unsur gerekir. Süreç içinde çeşitli katı ve sıvı atıklar ortaya çıkar. Bunlardan son dönemde çevreye en çok zarar verenler kimyasallar ve plastiklerdir. Üretimde insan emeği öncelikle tasarım aşamasında karşımıza çıkar. Ayrıca, planlama ve üretim süreçlerinde emek önem kazanır. Zor da olsa her bir ürün için hangi kaynakların ne kadar kullanıldığını bilmekte yarar var. Bu bakış açısıyla Şekil 1’de görselleştirilen üretim faktörleri ile ilgili bilgilerin tüketicilere verilmesini öneriyorum. Bu bilgiler gelecekte, satın alma kararını ürün fiyatından daha fazla etkileyecektir.

Şekil 1. a) Karbon Ayak İzi b) Su Ayak İzi c) Toprak Ayak izi d) Kimyasal Ayak İzi e) Plastik Ayak İzi f) İnsan Emeği

Ürün paketlerinin üzerinde, öncelikle üretim sırasında ne kadar su tüketimi ve karbondioksit salınımına neden olunduğunun yer alması gerekir. Örneğin et, çikolata, kahve, muz veya domates satın alırken, bunların çevreye etkisini öğrenebilmeliyiz. Bilinçli birer tüketici olarak, ürün seçeneklerini kıyaslayabilmek için bu konularda bilgi sahibi olmalıyız. Bu yönde çalışmaların yeni başlamış olması nedeniyle bütün üreticiler bu bilgileri vermeye hazır olmayabilir. Ama tüketici talepleri onların bu konuya öncelik vermelerine neden olacaktır.

Artan nüfus ve iklim değişikliği nedeniyle toprağın üretim için bir darboğaz oluşturması bekleniyor. Bu nedenle, Çin gibi bazı ülkelerin Afrika’da toprak kiralamaya başladıklarını görüyoruz. Gelecekte, verimli kullanıldığını takip edebilmek için toprak ayak izini bilmek gerekecek gibi görünüyor. Bu şekilde bir tarla bitkisinin veya hayvansal bir ürünün üretimi için kaç metrekarelik bölgenin ne kadar süre için kullanıldığı belirlenmelidir. Fabrikada yapılan üretimler için de kullanılan kapalı alan bilgisi anlamlı olacaktır.

Plastikler paketlemede yaygın olarak kullanılıyor ve ne yazık ki gelişigüzel etrafa dağılarak çeşitli çevre sorunları oluşturuyor.  Özellikle deniz ve okyanuslarda biriken plastik ve mikro-plastikleri bazı hayvanlar besin maddelerine benzeterek yedikleri zaman yaşamsal sorunlar oluşuyor. Her bir ürün için, tarladan masaya gelme sürecinde ne kadar paketleme malzemesi kullanıldığını bilmeliyiz.

Kimyasal ayak izi, bir ürünün üretiminde ne kadar gübre, böcek zehri ve deterjan gibi sentetik kimyasalların kullanıldığını göstermelidir. Bu konularda kamuoyunda bir hassasiyet oluşmasını sağlamak sadece tüketici davranışını etkilemekle kalmayacaktır. Aynı zamanda, bu bilgileri yayınlamak zorunda kalacak olan üreticiler de dikkatli olacak ve daha az iz bırakmaya çalışacaklardır.

 Bence üretimde kullanılan kaynakların başında insan emeği gelir. Onu da belirlemeye çalışarak ürünlerin içerdiği alın terine değer vermek gerektiğini düşünüyorum. Daha fazla makine, bilgisayar ve robot kullanılarak yapılan üretimler kas gücünün kullanımı azaltsa da, insanın zihinsel emeği ve yaratıcılığı giderek daha da önemli hale geliyor.

Yazının başında bahsettiğim makalenin yazarı, belki de tevazu göstererek kendi emeğini yok saymıştı. Oysa yaşamak için tükettiğimiz enerjinin en azından yüzde yirmisi beynimizde kullanılır. Yani zihinsel faaliyetler bize çok pahalıya mal olur. Ayrıca bir uzmanın zihinsel birikimi için uzun yıllar boyunca eğitim ve deneyim için harcadığı emek de ortaya koyduğu her eserin değerini ve maliyetini yükseltir. Bu katkıların doğru bir şekilde hesaplanması elbette kolay olmayacaktır. Tükettiğimiz ürünlerin üretiminde rol alan her türlü insan emeğinin mümkün olduğu kadar saat olarak hesaplanması gerektiğine inanıyorum.

SON SÖZ

Dünyada sanayi devriminden itibaren hızlanan nüfus artışı, son dönemde küresel iklim değişikliği ile bir araya gelince kitlesel göçlerin başlamasına neden olmaktadır. Son dönemde ortaya çıkan COVID-19 salgını da yaşam şartlarını zorlamaktadır. Dünyada kentleşme artmaya devam ederken, kriz durumlarında büyük şehirlerde yaşamın zorlaşacağı öngörülmektedir. Örneğin, tarih boyunca büyük salgın, yangın ve depremler sırasında büyük şehirlerden uzaklaşmak gerekmiştir. Bu dönemlerde doğanın önemi ortaya çıkmış ve çevre bilincinde bir yükseliş olmuştur. Tarihteki büyük salgınlarda olduğu gibi, COVID-19 sırasında da insanlar İstanbul ve Ankara gibi şehirlerden uzaktaki yazlıklara ve köylere yönelmeye başlamıştır.

Çevre bilincinin yaygınlaşması ve tüketici davranışına yansıması için hepimize görevler düşüyor. Gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakabilmek için sürdürülebilir bir yaşam tarzının temellerini atmamız şart. Tüketilen her bir ürünün hammadde, enerji, su ve daha da önemlisi insan emeği ile ortaya çıktığının bilincinde olmalıyız. Ayrıca, üretim sürecinde olduğu kadar tüketim sırasında da atıkların üretildiğini göz ardı etmemek gerekiyor.

Yaşamın değeri tartışılamaz ancak ciddi bir maliyeti de var. Firavunlar gibi izler bırakan milyarlarca insanın dünyayı ne hale getireceğinin bilincinde olarak doğa ile dost bir yaşamı hedefleyelim. Gelecek nesillere karşı sorumlu bir tüketici olmanın zamanı geldi.

Sağlıcakla kalın,

Yazan: Prof. Dr. Talat Çiftçi

Resimleyen: Dr. Gülen Çiftçi