Stephen Hawking, son elli yılda fiziğe, doğanın işleyişini anlama çabamıza yön veren insanlardan biriydi. Galileo’nun ölüm yıldönümünde dünyaya gelmişti, ALS hastasıydı, iki yıl ömür biçildikten elli beş yıl sonra, Einstein’in doğumgünü olan 14 Mart’ta yaşama veda etti. Onun hayatı tam anlamıyla zihinsel becerinin ve iradenin temsiliydi. Kendine yetebilen ve sürdürülebilir bir medeniyet için sözünü sakınmadı.

Kara delikler, kütleçekimi, termodinamik alanlarında ve kuantum kütleçekimi arayışlarında çığır açan ve ilham veren çalışmaları oldu. Cambridge Üniversitesi’nde, bir zamanlar Isaac Newton’un da taşığıdı Lucasian Profesörlüğü ünvanına sahipti. Çalışma arkadaşlarıyla pek çok ünlü iddiaya girdi; kaybettiğinde bile fizik ufkumuzun bir nebze daha genişlemesine vesile oldu.

Popüler kültürün de eşsiz bir parçasıydı. Simpsons, Futurama, Big Bang Theory gibi eğlenceli dizilerde sıkça göründü (John Oliver ile yaptığı röportajı özellikle tavsiye ederim). Bilimi daha görünür ve daha anlaşılır kılmak için de fazladan çaba sarfetti. Yazdığı pek çok popüler bilim kitabından biri olan ve 2002 yılında yayımlanan “Devlerin Omuzlarında: Fizik ve Astronominin Büyük Eserleri” kitabında dünya ve evren görüşümüzün geçtiği aşamaları biraraya getirdi. Nicolaus Copernicus, Galileo Galilei, Johannes Kepler, Sir Isaac Newton ve Albert Einstein tarafından yazılan metinlere yer verip kendi yorumlarını eklediği bir çeşit seyahatnameydi bu.

Kitap henüz Türkçe’ye çevrilmedi ancak en azından Stephen Hawking’in önsözü ile, küçük birer parçası olmaktan gurur duyduğumuz bilim serüveninin köşe taşlarına göz atabiliriz.

Stephen Hawking. Fotoğraf: Rogelio A. Galaviz C.

“Bu denli uzağı gorebilmişsem bu, devlerin omuzlarında yükselmemdendir” diye yazar Isaac Newton, 1676 yılında Robert Hooke’ye gönderdiği bir mektubunda.

Newton bu mektupta, daha önemli olan kütleçekimi ve hareket yasaları çalışmalarından ziyade optikteki keşiflerinden bahseder. Yine de bilimin, haliyle de tüm medeniyetin, nasıl birbiri ardına gelen ve daima öncüllerin üzerine inşa edilen gelişmelerden meydana geldiğine değinir. Bu çalışmanın esası da budur: Kainatı algılama şeklimizin evrimini, Nicolaus Copernicus’un Dünya’nin Güneş’in yörüngesinde döndüğünü öneren devrim niteliğindeki iddiasından, Albert Einstein’in aynı derecede devrimsel, uzay ve zamanın kütle ve enerji ile eğrilip büküldüğü önerisine kadar, özgün metinlerden yola çıkarak incelemek.
Hikayenin en ilginç yanı hem Copernicus’un hem de Einstein’in kendimizi doğal düzenin neresinde gördüğümüze dair sarsıcı değişimlere yol açmalarıdır. Evrenin merkezindeki ayrıcalıklı yerimiz gider; sonsuzluk ve kesinlik gider; mutlak uzay ve zaman gider; yerine esnek katmanlar gelir. İki kuramın da şiddetli tepki çekmesi beklenmedik değildir: Copernicus’un kuramına karşı Engizisyon ve görelilige karşı Naziler.

Şimdilerde Aristoteles’in ve Batlamyus’un Dünya’yı merkeze koyan ve Güneş’i onun etrafında döndüren kainat görüşünü ilkel addetme eğilimdeyiz. Yine de bu modeli küçümsememeliyiz zira saf olmaktan epey uzaktır. Bu modelde Aristoteles’in, Dünya’nın düz bir levha olmaktan ziyade yuvarlak bir top olduğu çıkarımı vardır. Astrolojik amaçlar için gök cisimlerinin konumlarını tahmin etmede nispeten başarılı olarak esas işlevini yerine getirir. Hatta neredeyse 1543’te Copernicus tarafından, Dünya’nın ve diğer gezegenlerin Güneş’in etrafında çembersel yörüngelerde döndüğü ileri sürülen kafir düşünce kadar başarılıdır.

Galileo, Copernicus’un önerisini ikna edici bulur ancak gözlemsel veriye daha iyi oturduğundan değil. Batlamyus’un modelindeki üstüste çember döngülerinin karmaşıklığına karşın yeni modelin yalınlığını ve zarafetini beğenir. “İki Yeni Bilim Üzerine Diyaloglar” eserinde Galileo’nun karakterleri, Salviati ve Sagredo, Copernicus’u destekleyen sağlam argümanlar ortaya koyarlar ama yine de üçüncü karakter, Simplicio, Aristoteles ve Batlamyus’u savunmanın ve Dünya’yı merkeze koyup Güneş’i Dünya’nın etrafında döndürmenin yolunu bulur.

Dünya merkezli resmin tüm inanırlığını yitirmesi, Kepler’in çalışmalarının Güneş merkezli modeli daha isabetli hale getirmesiyle ve Newton’un hareket yasalarıyla mümkün olur. Evren görüşümüzde esaslı bir basamaktır bu: Biz merkezde değilsek, varoluşumuzun bir kıymeti var mıdır? Tanrı ya da Doğa Yasaları, Copernicus’un bizi getirip bıraktığı bu Güneş’ten üçüncü uzak kaya parçasında neler yaşandığını neden umursasın ki? Modern biliminsanları Copernicus’tan daha Copernicus çıktılar ve evrene (eski, ayrımcı dille söylenirse) Adem’in hiç rol oynamadığı bir açıklama getirmeye giriştiler. Bu yaklaşım evreni idare eden yasaların kişisellikten arınmış biçimlerini bulmada başarılı oldu. Buna rağmen halen evrenin, aynı yasalarla tutarlı pek çok farklı olası halin arasından neden bu halde meydana geldiğine cevap verebilmiş değildir.

Kimi biliminsanları bunun geçici bir tökezleme olduğunu, nihai birleşik kuramı bulduğumuzda evrenin halini, kütleçekiminin gücünü, elektronun kütlesini ve yükünü vs. benzersiz şekilde tarifleyebilecegimizi iddia ederler. Bununla beraber, evrenin görünürdeki pek çok özelliği (örneğin ikinci ya da dördüncü yerine üçüncü kaya parçasında bulunmamız) bir ana denklemin öngörüleri olmaktan ziyade gelişigüzel ve kazara gibidir. Pek çok insan (kendim dahil) yalın yasalardan yola çıkıp bu denli karmaşık ve biçimli bir evren elde etmek için antropik ilke adı verilen bir fikre ihtiyaç duyulduğunu hisseder. Bu bizi, Copernicus’tan bu yana alçakgönüllülükle reddettiğimiz merkezi konuma tekrar yerleştirir. Antropik ilkenin dayandığı kendiliğinden tutarlı esasa göre, eğer evren yıldızlar, gezegenler, kararlı kimyasal bileşikler ve (akıllı?) yaşamın varlığı için gerekli diğer ögeleri içermeseydi zaten biz de evrenin nasıl işlediğine dair sorular sormak üzere burada olamazdık. Eğer nihai kuram evrenin hali ve içeriğiyle ilgili benzersiz bir öngörüde bulunacaksa, öngörülen bu halin yaşamın ortaya çıkışına imkan tanıyabilecek küçük bir alt kümeye isabet etmesi dikkat çekici bir tesadüftür.

Copernicus, Galilei, Kepler, Newton, Einstein

Her halükarda, bu kitapta yer alan son düşünürün, Albert Einstein’in çalışmaları yeni bir olasılık doğurur. Eistein kuantum kuramının gelişiminde önemli rol oynar ve bu kurama göre bir sistemin, düşünülenin aksine, tekil bir geçmişi yoktur. Yerine, olası tüm geçmişlere farklı olasılıklarla sahiptir. Ayrıca Einstein’in neredeyse tek başına sorumlu olduğu Genel Görelilik kuramında uzay ve zaman eğrili ve dinamiktir. Yani kuantum kuramına tabidir ve olası tüm geçmişlere ve şekillere sahiptir. Söz konusu [olası] geçmişlerin büyük çoğunluğu yaşamın gelişmesi için elverişsizdir ancak küçük bir kısmı da gerekli tüm koşullara sahiptir. Bu azınlığın diğer çoğunluğa kıyasla oldukça düşük olasılıklara sahip olması önemli değildir: Yaşamsız evrenlerde onları gözleyecek kimsecikler olmayacaktır. Akıllı denir mi bilmem ama yaşamın geliştiği en azından bir geçmişin varlığı yeterlidir ve bizler bunun kanıtlarıyız.

Newton “devlerin omuzlarında yükseldiğini” yazar. Halbuki bu kitabın ortaya koyduğu üzre, anlayışımız yalnızca önceki çalışmaların üzerine aheste ve istikrarlı biçimde inşa edilerek ilerlemez. Kimi zaman, Copernicus ve Einstein ile olduğu gibi, yeni bir dünya görüşüne doğru entellektüel bir sıçrama yapmamız gerekir. Belki de Newton’un söylemesi gereken şudur: “Devlerin omuzlarını sıçrama tahtası olarak kullandım”.

Editör: Çiğdem Sevim

Kaynak: “On the Shoulders of Giants: The Great Works of Physics and Astronomy”, Stephen Hawking, 2002 Penguin Books UK